Kötülüklerden Arınma Medeniyeti…

Bedrettin GÜNDEŞ

 
İnsanoğlu çağlar boyunca çeşitli medeniyet tecrübeleri yaşadı. Ne yazık ki her tecrübeden geriye kalan bir “düş kırıklığı” oldu. Çünkü insanoğlu kıtlığa, hastalığa, savaşa çare buldu. Ay’a çıktı, yerden petrol çıkardı, teknolojide, bilişimde inanılmaz noktalara geldi; dünyayı nerdeyse küçük bir köye dönüştürdü ama mutlu olamadı.

 

Mutlu olamadığı gibi başkalarını da mutlu edemedi. Bu mutsuzluk; savaşlarla, adaletsiz uygulamalarla yeryüzünü bir kin coğrafyasına dönüştürdü. Bugün hemen bütün dünya, bütün ülkeler insan merkezli, insani değerlerin egemen olduğu bir hayatın özlemini çekiyor.
 
İşte tam bu noktada bir “Kötülüklerden Arınma Medeniyeti” nden bahsetmenin, bu kavram üzerinde düşünmenin zamanı gelmiş demektir. Çünkü barış ve esenlik değerlerinin insani değerlerle eşit geliştiğini binlerce tarihi izlerin sentezinden görebiliyoruz. Fikirlerimizi, duygularımızı söze, davranışa, esere dönüştürdük. Bunları hayata kattık. İnsanoğluna bazen de geçici ya da göreceli huzur çağları yaşattık.

 

Ama acıları, baskıları, zulümleri, kıyımları, ayrıştırmaları bir türlü genlerimizden atamadık. Hani o çok özlediğimiz “Doğal Toplum” özlemimizi bir türlü içimizdeki sesle buluşturamadık.
 
Böyle bir ziyandan kurtulmak için yükselmesi gereken, yükseltmemiz gereken ses, yine sevginin sesi olmalıdır. Anadolu’yu bir sevgi coğrafyasına çeviren gönül mimarlarının seslerine beden kulağımızı değil can kulağımızı açmamız gerekiyor.

 

Doğrusu odur ki, bugün Pir Sultan Abdal, Şeyh Bedrettin, Ahmed-e Hani, Yunus gibi isimler öğretileriyle insanlığın önüne yeni bir yaşama projesini sunan değerlerdir. Ama insan zaafı, bencilliği burada da kendisini göstermekte gecikmiyor. İstismara, yanlış okuma ve anlamalara yöneliyoruz.

 

Onları asıl kimlikleriyle insanlığın gündemine getirmek yerine, onlardaki gerçekliği parçalara ayırıyor ve öyle tanımlıyoruz. Her şey, dini dogmalara uygun bir yanıltmaca ile sofistik bir mantıkla ele alınıyor. Onlardaki sevgi yüksek sesle telaffuz ediliyor ama özü boşaltılarak.
 
Burada büyük sorumluluklar bekliyor bizi. İnsan, doğa, bilim, ahlak karşısındaki tutumumuzu yeniden belirlemeli, konuyla ilgili yanlışlarımızı yeniden gözden geçirerek yorumlamalıyız. Bilinç ve ahlak bütünlük içinde ele alınıp çağdaş öğretilere uyarlamalıyız.

 

Böyle yapıldığında ancak kavramlar içsel gerçeklikleriyle gündeme gelebilir. O zaman insanoğlu da kendinde eksik olan şeyin yine kendi özünde gizli olduğunu görmekte gecikmeyecektir. Gönlümüz, ruhumuz, sevdamız, beklentilerimiz sonsuz olanakların dünyasıdır. Bu olanakları adaletli, ahlaklı, birlikte üreterek ve ortaklaşarak paylaştığımızda, yaşama güç ve ahenk katarız. Yeter ki bakışlarımızı dıştan içe çevirebilelim. Yeter ki, bizi kemiren egolarımızdan, hırslarımızdan arınalım.

 

Kendimizi bilinç dünyasında konumlandırmak, ödüllendirmek de böyle bir şeydir. İşte bu noktada sevgi ve içe dönük bakışın ışığıyla yolumuzu aydınlatabiliriz. Gönül mimarlarının her bir sözü gönül yolculuğuna niyetlenmiş yolculara rehber oluyor: “Ben gelmedim dava için/Benim işim sevi için/Dostun evi gönüllerdir/Gönüller yapmaya geldim.” diyen Yunus Emre’nin sesinin yankısını ancak içimizde bulabiliriz.
 
“Yârin yanağından gayri her şey ortak” diyen Şeyh Bedrettin; Dünyadaki bütün nimetlerin bütün insanlara yetecek kadar olduğunu, eşit paylaşılması durumunda daha adaletli bir dünyanın oluşabileceğini 14. Yüzyılda dile getiriyor. Hem de canı pahasına.

 

Mesele bir gönlün hazanını bahara çevirmekte, orada insan sevgisinin kandilini yakmaktır… İşte; o kandil yandıktan sonra insan insanlığını bilecek, yeryüzünde sevgi, barış, dostluk, eşitlik, kardeşlik, merhamet, vicdan egemen olacaktır.

 

Umut; yaşamın solan yüzüne yansıyan renklerdir. Umut, büzülen yüzlerin, solan güllerin, başı dik olanların ışığıdır.